cncn movies

movie journey about a real ghost

Projects  Contact  
Ask me anything

I Know What You Did Last Summer (1997)

90’ların simge gerilimlerinden birisi. Gerilim demek ne kadar doğrudur bilemiyorum gerçi. Televizyonda neredeyse her çıktığında izlerdim. Zamanın popüler cümlelerinden biri olmuştu hatta. Geçen yaz ne yaptığını biliyorum.
Bu filmi özel yapan, o zamanlar pek tanımasak da Jennifer Love Hewitt, Sarah Michelle Gellar, Johnny Galecki gibi oyuncuları barındırıyor olmasıdır. Hele Johnny Galecki’nin ismini farkedince baya bir gülmüştüm.

Tüm yapımları istisnasız son derece klişe ve kalitesiz olmasına rağmen Teen Slasher filmleri izlemeyi severim. Sırayla ölen liseli gençler eşliğinde sunulan katil kim bulmacası televizyon başında ayrı bir keyifli oluyordu. Katil otostopçular, kampa gidip ölen gençler, parti sonrası katliam, bozulan araba, telefon etmek için uğranılan ilk evdeki adamın katil çıkması gibi.

6/10

Whiteout (2009)

Görüş mesafesinin sıfıra yakın olduğu bir Katil kim? filmi. Kate Beckinsale ortağının ihanetine uğradığı için mesleğe küsüp kendini kutuplara vurmuş bir polis. Fakat olaylar orada da peşini bırakmıyor. Havaların yavaştan ısınmaya başladığı şu günlerde karlı, fırtınalı bir filmden iyisini bulamazsınız.

Filmin bulmaca kısmı beklediğimden zayıftı. Suçluyu bulmak bu tarz çoğu filmdeki gibi gayet kolay. Klişe sahneler bolca kullanılmış. Fakat öykünün Antarktika’da geçmesi, soğuk iklim şartları filme ilginçlik katmış. Özellikle kar fırtınasında geçen kovalamaca sahnelerindeki belirsizlik hoşuma gitti. Normal koşullarda bam güm dalarak yapılan kavgaların fırtına tarafından yutulmamak için halatlara bağlı şekilde yapılması az da olsa klişelerden sıyrılmanızı sağlıyor. Doğa şartlarının ağır olduğu film atmosferlerini her zaman sevmişimdir.

6/10

American Reunion (2012)

Dile kolay ilk filmden bu yana 13 sene geçmiş. Jim, Oz, Finch, Kevin ve tabiki Stifler gibi bizim de hayatımızdan çok zaman geçti. Bu yüzden son derece nostaljik ve eğlenceli bir geri dönüş olmuş. Onlarınki gibi bir lise hayatı yaşayamamış olsak da kendi sorunlarımızın yansımasını onlarda da görüp, eğlenmiştik. Film beklentilerimin üzerindeydi. İlk filmleri bilenler için her sahnenin ayrı bir anlamı vardı. Yarattığı duygusal etkinin yanında yine son derece komik olmuş. Yapılan göndermeler kırdı geçirdi.

Ayrıca yan karakterler de dahil tüm kadroyu yeniden toplamışlar. Gördükçe şaşırdım, takdir ettim. Varlıklarını bile unuttuğum en ufak isimler bile vardı filmde. Görünce tebessüm ettirdi. İyi iş çıkartmışlar. Ayrıca yeni bir seriye de açık kapı bırakılmış. Bu mezunlar buluşmalarından daha yapacaklar gibi.

7/10

Haywire (2011)

Steven Soderbergh iyi senaryoları, etkili kurguyla anlatan bir yönetmen olarak bende yer etmiştir. Bunun yanına sağlam bir oyuncu kadrosunu eklersek beklentilerimin yüksek olduğu bir filmdi. Fakat hayal kırıklığına uğradım diyebilirim. Kendisine kurulan komplo yüzünden suçlu durumuna düşen özel ajanın intikam öyküsü. Son derece kısır bir senaryoyu ilginçmiş gibi aktarmaya çalışmışlar. Avrupa tarzı verilmiş. Barselona, Dublin gibi sevdiğim şehirlerde geçmesi bir artısı olsa da genel anlamda kötüydü. Soderbergh tarzı kurgu boşlukları doldurmaya yetmemiş. Michael Douglas, Antonio Banderas, Channing Tatum gibi isimler etkili kullanılamamış.

Dövüş sahneleri ise güzeldi. Yine uçuk hareketler olsa da amatör bir hava vardı. Benzeri aksiyonlardaki estetik dolu, yapmacık dövüş kareografilerinden daha samimi geldi. Müzikler de iyi yerleştirilmiş. Yabancı olduğumuz bir isim olan Gina Carano’ya rol yakışmış. Fakat dolu dolu bir aksiyon değildi. Aksine ağır ilerleyen bir kurgusu var.

6/10

Chronicle (2012)

Sıradan isim ve vasat bir afişle sıfır beklentiyle izlediğim, fakat beni şaşırtan bir film oldu. Süper güç kazanan gençlerin işleri batırma öyküsü. Hepimiz biliyoruz, çok kez anlatıldı. Film içinde amatör kamera çekimleriyle öyküyü anlatma tekniği yani Found Footage bu olaya güzel uymuş. Her ne kadar gencin yaptığı her şeyi kayda alması olayı biraz absürd kaçsa da, samimi bir anlatım katmış. Tabi hiçbir insan bir partiye gidip de durmadan kamerayla çekim yapmaz.

Liseli gençlerin kazandıkları yetenekleri tanıma aşaması, yaptıkları makaralar gerçekten eğlenceliydi. Doğal buldum. Benim de öyle güçlerim olsa ilk işim etrafımdaki insanlarla oynamak olurdu sanıyorum. İkinci aşamada ise sıra düşman bellediklerime gelirdi. İşlerin bozulması gerici ve güzel aktarılmış. Filmde karakter bir an çıldırarak Hulk misali şehir dağıtmaya girişiyor. İzlerken siz de geriliyorsunuz.

Gelelim eksilerine; Hasta anne, sarhoş ve çocuğunu döven baba teması fazla klişe kaçmış. Sorunlu bir çocukluğu anlatmanın bolca yolu var. Daha derin bir öykü sunulabilirmiş. Karakterlerin değişen ruh hallerini aktarmada da ufak sıkıntılar vardı. Buna rağmen ortalamanın üzerinde buldum filmi. Gerilim dozu güzeldi. Seyir keyfi yüksek.

7.5/10

Pocahontas (1995)

Bir kızılderili efsanesinden uyarlanmış, unutulmaz Disney Klasiği. Harika müzikleri, etkileyici atmosferiyle çocukken sinemada izleyip çok sevdiğim bir filmdir. İlkokula başladığım sene, ilk Şubat Tatili’ydi.

Benden olmayan kötüdür, yok edilmelidir anlayışına karşı duran mutlu sonlu bir öykü. Irkçılığın ve ayrımcılığın kol gezdiği tüm dünyada keşke öyküler hep böyle bitse. Tabi efsanenin aslı böyle değil. Pocahontas’ın gerçek öyküsü mutlu bitmiyor. Filmde anlatılan Sömürge zihniyeti gerçeğinin 10’da 1’i bile değildir. Ne bir aşk vardır ortada, ne de bir dostluk. Zorla alıkoyulan ve çıkar amaçlı evlendirilen Pocahontas, İngiltere’de düştüğü hastalık sebebiyle ölmüştür.

Belli bir yaşı geçince insanın filmlere böyle bakması kötü aslında.Mutlu filmler, mutlu kalmalı.

Savaşların olmadığı, herkesin barış ve kardeşlik içinde yaşadığı bir dünyanın sadece Disney filmlerinde yer alması üzücü.

7/10

Run Lola Run (1998)

Doğmayı bile kendimizin seçemediği dünyada, hergün bizim dışımızda gelişen olaylar hayatımıza yön veriyor. Özgür iradeyle direksiyonu bir nebze kırabilsek bile, kabul etmek gerek hayatımızı değiştiren olaylar hep tesadüf eseri yaşanmıştır. Biraz kader, biraz seçim.

Kayıt olduğunuz okuldaki yüzlerce öğrenci, çeşitli kombinasyonlarla sınıflara bölünür. Sizin düştüğünüz sınıf ve oradaki arkadaşlarınız tamamen tesadüf eseri hayatınıza girer. İçlerinden bazıları hayatınızda önemli bir yere sahip olur. Kimisine aşık olursunuz, kimisini dost bilirsiniz. Sınıfa giren öğretmene kadar bir sürü değişken sayılabilir. Olumlu ya da olumsuz etkileri beraberinde gelir.

Lola koşuyor, attığı adımdan tutun geçtiği yollara, çarptığı insanlara kadar her yaşanan hayatı etkiliyor. İhtimaller, seçimler, tesadüfler, mantık, öfke, korku… 3 paralel öyküde insanı detaylarıyla etkileyen kurgusuyla başarılı bir yapım. Birden fazla seyredilecek filmlerden. Hayatın bol malzemeli ve tam kıvamında hazırlanmış bir çorba olduğu salık veriliyor bence. Her malzeme diğerini etkiliyor. Hayatın kurgusundaki yerimizi bilerek denemeye ve inanmaya devam etmeliyiz. Ustanın söylediği gibi; yine dene yine yenil daha iyi yenil. Ne hayatı aşırı ciddiye al, ne de kendini bırakıp her şeyi düzene bırakma.

Tom Tykwer soğuk Alman filmlerine olan önyargıyı kıran başarılı bir yönetmen. Tabir ne kadar uygundur bilemiyorum ama Fransız filmleri gibi sıcak gelen bir atmosfer vardı filmde. Kulağa sert ve kaba gelen Almanca bile insana sempatik geliyor.

8/10

Mirror Mirror (2012)

Kötü Kraliçe ve Pamuk Prenses’in mücadelesine Tarsem Singh yorumu. Bu sene peri masalları uyarlamaları yeniden moda oldu. Once Upon a Time dizisi de öncülerden. Bilindik kahramanların yeni öyküleri. Hintli yönetmenin tarzını çok beğenen biri olarak bu filmin de görselini başarılı buldum. Müzikal anlamda da Singh özüne ufak bir selam çakmış.

Fakat öykü oldukça zayıftı. Karakterler fazla etkisiz tutulmuş. Yönetmenin The Fall’dan sonraki düşüşü, özgünden genele dönüşmesi üzücü. Lily Collins‘i beğendim. Şirin bakışlarıyla Snow White rolüne pek bir uymuş. Tabi iki parmak kalınlığındaki kaşları saymazsak.

Film komedi ağırlıklı çekilmek istenmiş. Fakat güldüren sahnesi azdı. Yazın gelecek yeni Snow White uyarlaması ise fragman itibari ile daha aksiyonlu ve karanlık duruyor. Fakat Kristen Stewart yüzünden biraz soğuk bakıyorum.

6/10

The Hunger Games (2012)

Halkın arenalarda dövüşen gladyatörlerle eğlendirildiği geçmişten daha karanlık bir geleceğe açılan öyküler dizisi; “Açlık Oyunları”. Her an takip edilen, izlenen ve tepkisizleştirilmiş bir halk. Faşist bir kral. Tanıdık geldi mi? Öykü bu bağlamda gerçekten etkileyici.

Fakat seriyi henüz okumamış biri olarak; filmde olayların çok yüzeysel ele alındığı etkisi oluştu bende. Uzun süresine rağmen detaylardan itinayla kaçınmışlar gibi. 13.bölgenin geçmişi, ayaklanmalar, yaşanan olaylar hakkında önceden biraz okumuş, öğrenmiş olmayanlar için oldukça zayıf anlatılıyor. Karakterlerle bütünleşmek de hayli zor. Bütçe kaynaklı olduğunu sanıyorum şehirlerin atmosferine çok az yer verilmiş, yüzeysel görüntülerle geçiştirilmiş. Halbuki Capitol şehrinin gelecek nesil mimarisi hayli etkileyici olabilirdi.

Bir diğer eleştirim de şiddet sahneleri. O nasıl bir çekimdir öyle? Tüm mücadele sahnelerinde kamera fıldır fıldır dönüyor, sallanıyor, hiç bir detay anlaşılmıyor. Ne olduğunu göstermemek için ciddi bir mücadele vermişler. Oluk oluk kan akması gereken sahneleri söylemiyorum bile. Yaş sınırından çekindikleri için normal karşılıyorum.

Fakat burada Ateş Kadehi‘ndeki Üç Büyücü Turnuvası‘nı örnek vermek istiyorum. Gerilim var, mücadele var, kaybedenlerin acısı var, ölenler var. Bu anlamda Açlık Oyunları mücadelesi çok zayıf kalmış. Hayat mücadelesi veriyor adamlar ortada iki yumruklu kavga dışında hiç bir şey yok. Olmamış. Eminim kitapta bu savaş daha detaylı ve etkileyici anlatılıyordur.

Distopik dünya ve faşist lider kavramı ise ele alınış itibari ile hoşuma gitti. Zevk için sonucu manipüle edilmiş, gladyatörleri andıran mücadelelerle halka aşılanan sahte umut. Biraz 1984, biraz Truman Show. Kral’ın dediği gibi, korku kadar güçlü bir duygu “umut” Boş da olsa…

Tüm siyasetin aslında bir şov olması, halkı oyalama konularına yabancı değiliz zaten. Bizdeki Fenerbahçe - Galatasaray maçlarında benzine zam yapılması durumu gibi, suni gündemler yaratıp arkada atılan tehlikeli adımlar gibi.

Kısacası ortalama bir film olmuş. Çok daha iyi olabilirdi. Gary Ross sevdiğim bir yönetmendir. Yaratıcılığı sınırlanmış gibi geldi. Yönetim neredeyse yok gibiydi çünkü. Serinin devamında kitaplarını da okumuş bir şekilde daha detaylı işlenmiş filmler bekliyorum.

6/10

Rumor Has It… (2005)

The Graduate filminin gerçek bir hikayeden esinlenildiği dedikodusu üzerine yazılmış bir öykü.

Jennifer Aniston ailesinin meşhur “Robinson ailesi” olduğunu öğrenince yaşadığı olaylar anlatılıyor. Enteresan olmuş. Oyuncu kadrosu güzel. Graduate’e dair göndermeleri de filmin seveni olarak hoş buldum. Fakat öykü ve kurgu oldukça zayıftı. The Graduate desteğine rağmen anca klasik romantik komedilerin seviyesine gelebilmiş. Bu yüzden ortalama bir film.

5/10

More Information