cncn movies

movie journey about a real ghost

Projects  Contact  
Ask me anything

Remember the Titans (2000)

Kavganın, ayrımcılığın zirve yaptığı ülkemde, keşke bizim de bir titanlar öykümüz olsa.

Bugün kabul etmek gerekiyor ki ülke olarak Kurtuluş Savaşı’nda olduğu söylenen birlik ve beraberliğimizin yerinde yeller esiyor. Herkes birbirine düşman. kimse kimseyi sevmiyor. Hoşgörünün olmadığı, ayrımcılığın doruklarda olduğu şehirlerde yaşıyoruz. Artık herkes benim gibi değilsen düşmanımsın demeyi tercih ediyor. Üstelik bizdeki kavga siyah - beyaz kadar net de değil. Safları daha çok. Siyasi hesapları daha fazla. İşin içinde ırk var, din var, dil var, yaşam tarzı var, cinsel tercihler var. var oğlu var. Herkes bir saf bulma derdinde.

Ne zaman gerçeğin farkına varıp uyanacağız merak ediyorum. Bu yüzden herkesin izleyip ders çıkarması gereken bir filmdir Titanlar.

- Sadece aile üyeleri girebilir.
- Birbirimize ne kadar benzediğimizi görmüyor musun? O benim kardeşim.

8/10

Teenage Mutant Ninja Turtles (2014)

Son Ninja Kaplumbağalar (Teenage Mutant Ninja Turtles 3) filmini yine sinemada, ve yine babamla izlemiştim. Tam 19 sene önce. Ve bugün yine beraberdik. Şişli’nin bodrum katı pasaj sinemalarından bugüne elbette sinema sektörü çok gelişti. Görsel efektler, animasyonlar, 3D, Imax ve daha nice teknoloji film sektörünün kalbini oluşturur hale geldi.

Ama o ruh hiç değişmedi. Sinema hayatın yansıması, ve benim adıma yaşamın en büyük tutkusu. Sevgi hep büyüdü. Bir gün odamdaki televizyon sinema perdesi oldu, başka bir gün gerçek bir sinema salonu düşler dünyasına kapılarını açtı. Koltuğum, mısırım, fragmanlarımla, hayatın yansıması filmlerle bu yaşam ritüeline bağlı olan herkese selam olsun. Tutkunuz daim kalsın.

7/10

Breathe in (2013)

Sanki bu ciğerler hiç benim olmamış gibi. Yutkunamıyorum. İki büyük taş hissediyorum göğsümde. Kurtulmak istiyorum, ama aynı zamanda alıştım da varlığına. Ayağa kalkmak zor geliyor.

Eski fotoğraflara bakıyorum. Düşlediğim yol hep önümdeydi. Nasıl oldu da buradayım anlayamıyorum. Gözlerimi kapıyor, burnumdan havayı içime çekiyorum. İçimdeki taşlar yerinden oynamıyor. Tutuyor elimden, sürüklüyor beni hep istediğim o yerlere.

Göğsümdeki taşlar büyüyor. İzin vermiyor gitmeme.

Saplanıyorum.
Nefes alamıyorum.

7/10

Locke (2013)

Gece yarısı otobüs yolculuğu tadını hissettiğim bir film oldu. Hafif serin bir hava, yollar boş, sadece yol aydınlatmaları ve araba farlarının ışığı var. Karanlığı delen bir yolculuktasın. Kafanı, geride bıraktığınla, gideceğin hayatın arasındaki düşünceler ele geçirmiş. Hafif uykulusun ve yol akmaya devam ediyor.

Arada pencereden bakıyorsun. diğer yolculuk yapanlara bakış atıyorsun. Hikayelerini sorguluyorsun. İşte şu babasını kaybetmiş bir evlat, cenazesine gidiyor. İşte şu aile tatil yolculuğunda, yıllık izinlerini 1 haftalık otel tatiliyle eritmek üzere yoldalar. Şu adam karısına iş gezisi konusunda yalan söylemiş. metresine gidiyor. Şuradaki ise terkedilmiş bir genç, gözleri nemli, ilk bulduğu otobüse atlamış, sadece kafasını boşaltmak istiyor. O an herkesin bir yerden bir yere gitmeye ihtiyacı var. Yolun sonu gelmez.

Daha çok piyasa işlerinde duygusuz rollerde görmeye alışık olduğumuz Tom Hardy için “ben iyi bir oyuncuyum” deme fırsatı olmuş. Bunu da başarılı bir şekilde kullanmış. Tek mekan filmlerini izlenebilir kılan dinamik diyalog akışıdır. Bunu da iyi başarmışlar. Telefon konuşmaları olmasına rağmen duygu iyi verilmiş, karşılıklı diyalog hissi yaratıyor. Hands free araç telefonu da bu duyguyu desteklemiş olabilir.

Hikayenin devamı da izleyiciye bırakılmış. Fakat çok yabancı olmadığımız konular olduğu için empati yapabiliyoruz. Sonunu öğrenmemize gerek yok.

Spoiler- Başarılı bir işi, göreceli mutlu bir aile hayatı olan adamın yaptığı hatanın sorumluluğunu üstlenerek tüm elindekileri kaybetmesinin öyküsü. Vicdani olarak doğru, mantık olarak yanlış bir adım. tüm hayatını aynı hatayı yapan babasını sorgulamakla geçirmiş birisi için aynı duruma düşmek de hayatın ironisine güzel bir örnek. -Spoiler

8/10

Winter’s Tale (2014)

Benimle dans eder misin? Viktorya dönemi ingilteresi’nde yaşıyor olsaydık şuan yazdıklarımın gökyüzüne uçup sana ulaşması yerine bir kağıda dökmüş olsaydım kendimi. Sen dar bir korsenin içinde nefessiz kalmış, görkemli bir tuvalet gimiş halde karşımda dursaydın. İlk ve son dansımızı yapsaydık beraber. ve ölüp gökyüzünde bir yıldız olsaydık. Sonsuza dek beraber, sonsuza dek parlayan.

Film gerçeküstü uyarlama öyküsünün altında ezilmiş, anlatmak istediğini anlatmayı becerememiş olsa da biraz ucundan bendeki közlenmiş ateşe bir kıvılcım eklemeyi başardı. Enteresan bir şekilde öğrenci filmleri gibi olmuş. Çok şey anlatmayı isteyen ama duyguyu vermede beceriksizce dokunuşlar yapan, sadece kendi izlediğinde anlayabildiğin mesajları olan.

İyi bir yönetmenden böyle amatör bir iş görmek ilginç oldu. kendi amatör dünyamı hatırlattığı için sevdim. Ama bir film olarak değerlendirmek zor. Karakterlerin birbirlerine aşklarına seyirciyi inandırmayı başaramamışlar. Eksik bir şeyler var. bu kadar gerçeküstü bir dünyayı görsele dökebilmek sanırım sadece Darren Aronofsky’nin yapabileceği bir şey.

7/10

Saving Private Ryan (1998)

Er Ryan’ı Kurtarmak 2. Dünya Savaşı’na tek taraflı bir açıdan bakıyor olsa da, yapılmış en gerçekçi savaş filmlerinden biri. Yorumlandığı üzere ucuz milliyetçilik sunduğu ve savaş karşıtlığından çok savaşın gerekliliğini vurguluyor oluşu mantıksız söylemler değil. Elbette bu biraz da bakış açınıza bağlı. 

Çocukluğumda Wolfenstein oynayarak geçen günlerimde yaşadığım(ız) savaş ve silah tutkusunu bir filme taçlandırmak istemiş ve ekran başına oturmuştum. Rüyamdan Normandia Çıkarması sahnelerinde uyanmıştım. Savaşın yapay olmayan şiddetine dayanamayıp filmi yarıda kapadım. 99-2000 senelerinde olmalı. Kahramanca çarpışan, vurulan ama yoluna devam eden askerler yoktu. Büyük bir korku vardı, kopan uzuvlar, atılan çığlıklar ve büyük bir kan denizi. Savaş hala çok mu anlamlıydı? O sahnelerden sonra asla.

Artık elbette şartlar daha değişik. Bugün saflıktan daha uzak bir genç yetişkin olarak sahneleri tahammülle izleyebildim. Ama tiksinme hissi hala geçerliydi.

Ne anlatılmak hedeflenmişse hedeflensin o sahneleri izleyip de savaşı yüceltebilen ve gerekli gören bir insan kimsenin gözünde insan olamaz. Savaş her ne koşulda olursa olsun, ne gerekçesi olursa olsun kötüdür ve bu dünyaya ait değildir.

9/10

Enemy (2013)

Modern hayata yani örümcek ağına düşmüş bir insanın kendine açtığı kaçış yolu. Film yoruma çok açık. Karışık kurguda anlatılmış ve o anki bakış açınıza göre bir mantığa oturtabiliyorsunuz.

 Spoiler

Tek gerçek kişi olduğunu varsayarsak ki en muhtemeli bu görünüyor, hangi karakter size daha sahici gelirse onun gerçek kişi olduğunu düşünüyorsunuz, ve diğer karakteri alter ego olarak kabul ediyorsunuz.

Bana göre Adam da Anthony de evli ve karıları hamile. yani hangi karakteri gerçek kişi kabul ederseniz edin o adam evli ve 6 aylık hamile bir karısı var. Ve bu hayattan hoşnut değil.

Üniversite hocası ve eve git gel dışında hayatı olmayan, film dahi izlemeyen Adam (Edım) üzerinden bakarsak; evliliği, baba olacak oluşundan ötürü kapana kısılmış hissediyor. Bu hissin kaynağı olan hamile karısı örümcekle, içine düştüğü rutin hayat ise örümcek ağlarıyla tasvir edilmiş. Ve bundan kurtulmak için kendisine Anthony karakterini yaratıyor.

Aktör, motor kullanan, ve yasak aşk yaşayan, değişik fantezileri tatmin eden seks gösterilerine giden (korku duyduğu hayatı temsil eden örümcek figürünü ezen çıplak kadınlar. ve yaşattığı yapay zafer hissi) daha özgür ve aykırı karakter. 3.sınıf aktörlüğü, evienmeden önce gençlik döneminde denediği ve kısa süren bir maceradan ibaret diye düşünüyorum. Hatta bu hayatı Helen’ın hamile kalması yüzünden bırakmak zorunda kaldığını da düşünebiliriz. Evlenmek zorunda kalıyor ve hoşlanmasa da düzenli maaş alacağı bir işe giriyor. Filmde Anthony’nin şirketine giden Adam’a güvenlik görevlisinin 6 aydır uğramıyorsun demesi ve Helen’ın da 6 aylık hamile olması böyle düşünmeme sebep oldu. 

O zamanki özgür günlerine özlem duyuyor ve Anthony’i yaratıyor. Mary’le ilişkiye başlıyor. Bir süre bu kaçak hayat onu mutlu ediyor olsa da zamanla evliliğinin yükü altında ezilir hale geliyor. Parmağında görünür olmaya başlayan yüzük izi Mary’nin bunu görüp kavga etmeleri ve ardından gelen kaza da bu yenilginin simgesi. Kaza sonrası arabanın camında görünen örümcek ağına benzer kırık izleri de örümceğin zaferini temsil ediyor.

Bu süreçten sonra Adam (Edım) yeniden evine dönüş sürecine giriyor. Karısıyla oluyor. Karısı helen da kocasının yaşadığı karakterlerin farkında olduğundan ona okulu soruyor ve bu halinin (Edım’ın) kalmasını istediğini söylüyor. 

Adam (Edım) eski korktuğu hayatı geri dönmüş ve bu hayatını kabullendiği anda karısını dev bir örümcek suretiyle görüyor. Gevrek gevrek gülüyor ve zarftan çıkan özel kulübün anahtarıyla yine o örümceği ezeceğinin muzipliğini yaşıyor.

Spoiler

Aynı hikayeyi benzer şekilde gerçek karakterin Anthony ve alter egonun Adam (Edım) olduğunu varsayarak da yazabiliriz. Bana göre filmin öyküsü de bu çift kişiliğin çatışmasının karışık bir sırada anlatılmasından ibaret.

Yer yer kafa karıştırıcı ve fazla yoruma açık olsa da üzerine düşünmeyi sevdiren filmlerden biriydi.

7.5/10

Divergent (2014)

Tüm diktatör rejimleri halkın sorgudan uzak, kabullenmiş bireyler olarak yaşamalarını arzular. Kanunların ve güvenlik güçlerinin desteğiyle bu yönde adımlar atarlar. Kendilerine uymayan her farklı sesi “kamu düzenini bozmak” gerekçesiyle cezalandırırlar. Yükselen tek bir ses kalmayıncaya dek. 

Günümüzde gerçekten özgür iradeyi yok edebilen bir formül olsaydı eminim ki bu satırları dahi yazabilmek mümkün olmazdı. Demokrasi anlayışları güçlüden yana olan başımızdakiler bunu çok severdi eminim. Gaz bombasına gerek yok, su sıkmaya gerek yok. Yediğimiz içtiğimiz her şeyin içine ileri demokrasi serumu koyarlar ve biz de ölü ruhlar olarak yaşamaya devam ederdik. Çok demokratik olurduk eminim. 

Divergent de diğer örnekleri gibi bir karanlık bir gelecek anlatıyor. Distopya, mıntıklara ayrılmış topluluk ve diktatöre karşı mücade. Bu öyküler son dönemde gençlik serilerinin popüler teması oldu. Film bu bağlamda seriye güzel bir başlangıç yapmış. 

Bize de gerçek hayatta da bize ilham veren bu mücadeleyi izlemek kalıyor. Toplumu belli kalıplar halinde sınıflandırmak -kontrol edilebilir- hale getirmek vs. Özgür İrade.

Söylenen şarkıyı duyuyor musun?

7.5/10

Inside Llewyn Davis (2013)

Yazı az miktarda spoiler içermektedir.

Filmin başında Llewyn Davis’i yakın zamanda keşfedilerek çaldığı batakhaneden kurtulacak, geleceğe umutla bakan yetenekli bir şarkıcı olarak görüyoruz. Evsiz ve parasız oluşuna, sefil hayatına aldırmıyoruz. yırtacak çünkü. inanıyoruz. Filmin sonunda başladığımız yere döndüğümüzde ise aynı batakhanede aynı Llewyn’i hiçbir işi rast gitmemiş, ne yapsa elinde kalmış ve sonunda kaybetmeyi kabullenmiş haliyle izliyoruz.

iki sahne de tamamen aynı. fakat o sonu bir yere varmayan yolculukla bizim bakış açımız da değişti. Bizim de umutlarımız Llewyn gibi elimizde kalıyor. Yırtsa ne güzel olurdu diye düşünüyoruz. ama yırtamıyor. Senin, benim, bizim gibi.

Bazen ne yaparsan yap olmuyor. Hayat seni pas geçiyor. Bir gün bakıyorsun seninle aynı boktan yerlerden çıkmış birisi büyüyüp dev oluyor. Sen ise mekanın arkasında dayak yiyen adam olarak kalıyorsun.

Bu dünyada yeni değilsin. Ama eskiyecek kadar kendini gösterebilmeyi başaramamışsın.

Ne yenisin ne de eski. Folk müzik gibi.

8/10

Her (2013)

Hayatımızda korkuya dair çok ince bir çizgi vardır. Ne olduğunu anlamadan, gece karanlıkta tuvalete gitmekten korkan çocuktan, yaşama dair korkuları olan bir yetişkine dönüşebiliyorsunuz. Parmak şıklatmak kadar hızlı. İşte gerçek korku tam da bu hızda gizli.

Film insanın zamanla doğaldan, özgür iradeden kaçmasını, sonrasında neler olacağını bilemediği ilişkilerden korkar hale gelmesini çok iyi anlatıyor. İnsan yara aldıkça yeni olandan çekinmeye başlar. Tahmin edilir hikayelerin peşinden koşar. Başı sonu belli olsun ister. Kalbi taşlaşır ve dünyadaki renkler solmaya başlar.

Theodore’un blind date’i sorar; “Sen de benimle yatıp bir daha aramayacak olanlardan mısın?” diye. Daha her şeyin başındayken bu cevabı almak ister. O güvenceye ihtiyaç duyar.

Cevap; bilmiyorum olur.

"Sanki hayatım boyunca hissedebileceğim her duyguyu yaşamışım gibi geliyor. Bundan sonra ancak o duyguların düşük versiyonları olacak gibi.” Madem zirveyi gördüm, artık aramaya ihtiyacım yok.

Modern hayat bizden bilmeme özgürlüğümüzü çaldı. Yürüdüğümüz yolda başımıza neler geleceğini, attığımız adımların bizi nerelere götüreceğini bilmeme özgürlüğümüz çalındı. Belki de biz kendimizden çaldık bunu. Bilmiyorum.

İşte bu yüzden çoğu kez kafamızın içindeki bir ses, yazdığımız yazılar, sosyal medya aracılığıyla yazıştığımız insanlar ve hatta teknolojik aletlerimiz zamanla bize daha yakın gelmeye başlar. Sık sık hiç görmediğimiz, tanımadığımız insanlara her şeyimizi anlatacak konuma geliriz. Ya kötü biterse korkusundan uzak, tüm kontrolün bizde olduğu sanal bir hayat sürmeyi seçeriz. Burada karşı tarafın kim ya da ne olduğu pek de önemli değildir.

Bu filmin gerçekliği beni çok korkuttu. Çünkü bugüne kadar lzlediğimiz en gerçekçi halimiz vardı perdede. O film araya girse de telefonuma baksam, mesajlarımı yanıtlasam, Twitter’a baksam diye deliren sen vardın. Gerçek dünyayı ekranlardan izlemeyi tercih eden. Filmlerdeki büyük hikayelerden etkilenen, duygulanan, sonrasında ise kendi sıradan hayatlarımıza dönmeyi seçen biz vardık.

Sevinçlerini, korkularını paylaşmaktan sakınan, onun yerine paylaştığımız her fotoğrafta, her iletide sahte mutlulukları sunmayı seçen bizlere çok şey anlatıyordu film.

Peki ne yapacağız? Tamamen yok olmadan gerçek duygularımıza sahip mi çıkacağız? Yoksa kaçmaya devam mı edeceğiz?

Bu şekilde sanal dünyayı bile elimizde tutmamız çok zor.

10/10

More Information