cncn movies

movie journey about a real ghost

Projects  Contact  
Ask me anything

Divergent (2014)

Tüm diktatör rejimleri halkın sorgudan uzak, kabullenmiş bireyler olarak yaşamalarını arzular. Kanunların ve güvenlik güçlerinin desteğiyle bu yönde adımlar atarlar. Kendilerine uymayan her farklı sesi “kamu düzenini bozmak” gerekçesiyle cezalandırırlar. Yükselen tek bir ses kalmayıncaya dek. 

Günümüzde gerçekten özgür iradeyi yok edebilen bir formül olsaydı eminim ki bu satırları dahi yazabilmek mümkün olmazdı. Demokrasi anlayışları güçlüden yana olan başımızdakiler bunu çok severdi eminim. Gaz bombasına gerek yok, su sıkmaya gerek yok. Yediğimiz içtiğimiz her şeyin içine ileri demokrasi serumu koyarlar ve biz de ölü ruhlar olarak yaşamaya devam ederdik. Çok demokratik olurduk eminim. 

Divergent de diğer örnekleri gibi bir karanlık bir gelecek anlatıyor. Distopya, mıntıklara ayrılmış topluluk ve diktatöre karşı mücade. Bu öyküler son dönemde gençlik serilerinin popüler teması oldu. Film bu bağlamda seriye güzel bir başlangıç yapmış. 

Bize de gerçek hayatta da bize ilham veren bu mücadeleyi izlemek kalıyor. Toplumu belli kalıplar halinde sınıflandırmak -kontrol edilebilir- hale getirmek vs. Özgür İrade.

Söylenen şarkıyı duyuyor musun?

7.5/10

Inside Llewyn Davis (2013)

Yazı az miktarda spoiler içermektedir.

Filmin başında Llewyn Davis’i yakın zamanda keşfedilerek çaldığı batakhaneden kurtulacak, geleceğe umutla bakan yetenekli bir şarkıcı olarak görüyoruz. Evsiz ve parasız oluşuna, sefil hayatına aldırmıyoruz. yırtacak çünkü. inanıyoruz. Filmin sonunda başladığımız yere döndüğümüzde ise aynı batakhanede aynı Llewyn’i hiçbir işi rast gitmemiş, ne yapsa elinde kalmış ve sonunda kaybetmeyi kabullenmiş haliyle izliyoruz.

iki sahne de tamamen aynı. fakat o sonu bir yere varmayan yolculukla bizim bakış açımız da değişti. Bizim de umutlarımız Llewyn gibi elimizde kalıyor. Yırtsa ne güzel olurdu diye düşünüyoruz. ama yırtamıyor. Senin, benim, bizim gibi.

Bazen ne yaparsan yap olmuyor. Hayat seni pas geçiyor. Bir gün bakıyorsun seninle aynı boktan yerlerden çıkmış birisi büyüyüp dev oluyor. Sen ise mekanın arkasında dayak yiyen adam olarak kalıyorsun.

Bu dünyada yeni değilsin. Ama eskiyecek kadar kendini gösterebilmeyi başaramamışsın.

Ne yenisin ne de eski. Folk müzik gibi.

8/10

Her (2013)

Hayatımızda korkuya dair çok ince bir çizgi vardır. Ne olduğunu anlamadan, gece karanlıkta tuvalete gitmekten korkan çocuktan, yaşama dair korkuları olan bir yetişkine dönüşebiliyorsunuz. Parmak şıklatmak kadar hızlı. İşte gerçek korku tam da bu hızda gizli.

Film insanın zamanla doğaldan, özgür iradeden kaçmasını, sonrasında neler olacağını bilemediği ilişkilerden korkar hale gelmesini çok iyi anlatıyor. İnsan yara aldıkça yeni olandan çekinmeye başlar. Tahmin edilir hikayelerin peşinden koşar. Başı sonu belli olsun ister. Kalbi taşlaşır ve dünyadaki renkler solmaya başlar.

Theodore’un blind date’i sorar; “Sen de benimle yatıp bir daha aramayacak olanlardan mısın?” diye. Daha her şeyin başındayken bu cevabı almak ister. O güvenceye ihtiyaç duyar.

Cevap; bilmiyorum olur.

"Sanki hayatım boyunca hissedebileceğim her duyguyu yaşamışım gibi geliyor. Bundan sonra ancak o duyguların düşük versiyonları olacak gibi.” Madem zirveyi gördüm, artık aramaya ihtiyacım yok.

Modern hayat bizden bilmeme özgürlüğümüzü çaldı. Yürüdüğümüz yolda başımıza neler geleceğini, attığımız adımların bizi nerelere götüreceğini bilmeme özgürlüğümüz çalındı. Belki de biz kendimizden çaldık bunu. Bilmiyorum.

İşte bu yüzden çoğu kez kafamızın içindeki bir ses, yazdığımız yazılar, sosyal medya aracılığıyla yazıştığımız insanlar ve hatta teknolojik aletlerimiz zamanla bize daha yakın gelmeye başlar. Sık sık hiç görmediğimiz, tanımadığımız insanlara her şeyimizi anlatacak konuma geliriz. Ya kötü biterse korkusundan uzak, tüm kontrolün bizde olduğu sanal bir hayat sürmeyi seçeriz. Burada karşı tarafın kim ya da ne olduğu pek de önemli değildir.

Bu filmin gerçekliği beni çok korkuttu. Çünkü bugüne kadar lzlediğimiz en gerçekçi halimiz vardı perdede. O film araya girse de telefonuma baksam, mesajlarımı yanıtlasam, Twitter’a baksam diye deliren sen vardın. Gerçek dünyayı ekranlardan izlemeyi tercih eden. Filmlerdeki büyük hikayelerden etkilenen, duygulanan, sonrasında ise kendi sıradan hayatlarımıza dönmeyi seçen biz vardık.

Sevinçlerini, korkularını paylaşmaktan sakınan, onun yerine paylaştığımız her fotoğrafta, her iletide sahte mutlulukları sunmayı seçen bizlere çok şey anlatıyordu film.

Peki ne yapacağız? Tamamen yok olmadan gerçek duygularımıza sahip mi çıkacağız? Yoksa kaçmaya devam mı edeceğiz?

Bu şekilde sanal dünyayı bile elimizde tutmamız çok zor.

10/10

The Lego Movie (2014)

Film tek kelimeyle müthiş olmuş. Filme girmeden önce açıkası çok basit ve çocuksu kalan bir senaryosu olmasından korkmuştum. Ama o efsane animasyonlardan alışık olduğumuz göndermeler ve müthiş espriler vardı filmde.

Eminim ki ben küçükken Toy Story’i sinemada izleyip nasıl etkilendiysem bugünkü nesil de bu filmle aynı şekilde bağ kuracaktır.

Warner Bros’un gücüyle en popüler DC karakterlerini filme koymuşlar. Batman’in tavırları, karakter klişeleriyle dalga geçilmesi müthişti. Gandalf’tan Profesör Dumbledore’a kadar çok geniş bir karakter listesi yapmışlar. Işığı gören gelmiş.

Hele hele Green Lantern’e çok güldüm. Bana göre DC’nin en kötü süper kahramanlarından birisidir. Benim gibi düşünen az değil ki filmde de buna göndermeyi çakmışlar. Superman’in yancılığı peşinde olmasına kahkaha attım.

Ayrıca klişe metropol hayatına giydirilmesi de hoşuma gitti. Vasat bir işte deli gibi çalış, popüler rezil tv dizilerini izle, popüler rezil şarkılarla coş, işe giderken kendine pahalı bir kahve al, iş çıkışı eğlence mekanlarına git. Ve her gün aynı rutinle dünyanın en mutlu insanı sen ol.

Her tarafı kameralarla çevrilmiş, tüm yaşam talimatlarla kurallara bağlanmış, dışına asla çıkamadığınız bir dünya düzeni. Bu düzen bir çocuğun renkli hayal gücüyle al aşağı oluyor.
Cevabı filmde.

Ayrıca legolarla oynarken broşürlerdeki modelleri yapmaktan ben de hiç hoşlanmazdım. Kendi kafamdan abuk sabuk şeyler inşa eder ve çeşitli isimler verirdim. Hayal gücünün önemine yapılan çok güzel bir vurgu var filmde. Bunu da görmek hoşuma gitti. Süresi keşke biraz daha uzun olsaymış.

9/10

Little Miss Sunshine (2006)

Mutlu olmayı, kurallarını toplumun dayattığı oyunda arayan ve haliyle asla bulamayanlara gereken cevabı veriyor film. Aman elalem ne der kaygısıyla yaşamayı pek seven toplumumuza da güzel bir ders niteliğindedir. Çünkü mutluluk tam da o elalemin kınayacağı olgularda olabilir. Neden olmasın ki?

Kabul etmek lazım biz dahil -en azından büyük şehirlerde- bütün batı toplumlarının insanları tüm ömürlerini çocukluktan yetişkinliğe Amerikan Rüyası denilen olguya ulaşmaya çalışarak geçiriyorlar. 

Okulda yüksek notlar, dereceler getirilmeli. Checked
İyi bir üniversite kazanılmalı. Checked
Mühendis, doktor, avukat olunmalı. Checked
Bol para kazanılan bir işte, sürekli terfi etme amaçlı çalışılmalı. Checked
Güzel bir eş / yakışıklı bir koca ve 2 çocuk -tek başına şımarıyor malum-. Checked
Nezih bir muhitte en az 3+1 bir ev. Checked
Şık ve geniş bir aile arabası. Checked
Aileyle her yaz çıkılan tatil yolları. Checked
Üzerine de leblebi.

Şimdi gelin itiraf edelim, bu maddeleri mutlu bir hayatın tanımı olarak görüyorsanız bugüne dek kendiniz olmayı, olabilmeyi asla denenemişsiniz demektir. Kendi hayatınızı yaşamadığınıza emin olun. 5 yaşında dünyayı renkli hayalleriyle süsleyen o velet ölmüş gitmiş çoktan. Büyüyünce dansöz olacağım diyen kız çocuğu yok, astronot olacağım diyen erkek çocuğu yok. 

Dünyada milyarlarca insan yaşıyor ve büyük bir çoğunluğu bu hayatın peşinde koşuyor.  Çünkü güzel olan o, senden beklenilen o. Ama hayat sonsuza dek mutlu bir Hollywood filmi değil, çok çalışıp sebat edersen mutlaka kazanamazsın. Bazen işler ters gider. Bazen farklı bir yola girersin.

Ayrıca tüm bunları başarsan dahi mutlu olamazsın. Öyle bir garanti yok. O hissettiğin şey mutluluk değil. Tüm dünyanın üzerine yüklediği sorumlulukları tamamlayabilmiş bir bireyin yaşadığı rahatlama sadece. Oh okul bitti rahatım. Oh üniversite bitti rahatım. Oh işe girdim daha da sırtım yere gelmez. Evlendim oh, çocukları okuttuk oh, iş güç sahibi yaptık oh. Şimdi rahatlıkla ölüp gidebilirim.

American Beauty filmini hatırlayalım. Ya da Revolutionary Road. O yukarıdaki tüm maddeleri gerçekleştirmiş, dışarıdan mutluluk komasında görünen ailelerin içine girdiğimizde işlerin ne kadar boktan olduğunu hatırlayın.

Az kullanılmış yolu en azından bir kere olsun seçmeden ölmeyin efendim. Bozuk sarı minibüse atlayın, ite kaka ilerleyin, sonra kaybedin geri dönün. Herkes sizi kınasın. Göz devirsin.

Ömür boyu anlatacağınız sizi diğerlerinden farklı yapan bir anınız olsun.

Çükünüz mü düşer?

8/10

12 Years a Slave (2013)

Irkçılık ve kölelik insanlığın en büyük ayıplarından biri. Üstelik sözüm ona modern günümüzde hala örneklerini görmek mümkün. Günümüzde asgari ücretin sunduğu yaşam kalitesi satın alabildiğiniz çay ve simitle ölçülürken kendinizi köle olarak görmüyorsanız, büyük bir yanılgı içindesiniz. İnsanları doğulu, batılı, zengin, fakir, dindar, dinsiz, sağcı, solcu diye ayırıp hor görüyor ve buna rağmen kendinize ırkçı sıfatını yakıştırmıyorsanız, yine büyük bir yanılgı içindesiniz. Zenginin hürriyetiyle fakirin hürriyeti hiç bir olur mu?

İnsanlığın en büyük zaafı güç ve güce sahip olma arzusu günümüzde de farklı değil. Güçlü olan kendini üstün görür, gücü eline alan er ya da geç güçsüzlere eziyet etmeye başlar.  Mağdur ve aciz olduğu günleri çabuk unutur. Mağrurlaşmaya başlar.

Bu yüzden bu hikayeleri kendi dünyanızla özdeşleştirerek izleyin. Senaryoda kopukluklar olsa da Haneke ile özdeşleşen şiddetli gerçeklik ile yüzümüze çarpılan sahneler son derece başarılıydı. İnsanı eğlendiren yapay şiddete alışık bünyelerde soğuk duş etkisi yaratabilir. O kırbaçlar size vuruluyor gibi hissedebilirsiniz.

Oscar’da oldukça iddiali olan film en iyi film dahil birçok adaylığından ödülle dönecek gibi. 

9/10

Life of Pi (2012)
Filmin bana söylediği, daha doğrusu tüm hayatım boyunca bildiğim bir gerçeği tekrar hatırlatmasından başka bir şey değil.
Tüm insanlar. hepimiz aynı duygulara, aynı fiziki özelliklere ve duyulara (Kiminin eksik, kiminin fazla, daha farklı biçimlerde olsa da, özünde aynıdır. Kör birisi elleriyle görür. görme duyusu hala vardır yani) sahibiz.
Ama buna karşın hepimiz aynı insan değiliz. Yaşadığımız hikayeler bizi birbirimizden ayırıyor. Hikayeler farklı şeyler mi anlatıyor derseniz? Hayır. Aşık olmak, kalp kırıklıklarını yaşamak ve ölümle tanışmak hepimiz için aynı. Başlangıç gibi sonumuz da aynı. Gemi batar, ailemizi kaybederiz, yaşam mücadelesi verir ve kurtuluruz. Ya da doğar, yürümeyi, konuşmayı öğrenir, büyür, karnımızı doyurur, yaşlanır ve ölürüz.
Hikayeleri farklı yapan onlara bakışımızdır. Nasıl hissettiğimizdir. O tam olarak anlatabilmeyi asla beceremediğimiz duygularımızdır.
Hayal kurmadan mutlu olamazsınız. Gerçeğin acı haline, yalnızlığına tutunarak da yaşayamazsınız. İki öykü de tek başına sizi hayatta tutmayacaktır. Mutsuz bir gerçeklik, hayal dolu bir mutluluk.
Hayatı gri yaşamak gerek. Kral çıplak olsa bile. Filmin inançlarla ilgili ortaya koyduğu gerçek işte budur.
Kralın çıplak olduğunu bilir ama dile getirmekten kaçınırız. Kralın muhteşem kıyafetlerini gördüğümüze inanırız. Çünkü gerçeği dile getirirsek yaşaama amacımız tamamen ortadan kaybolmuş olur.
Ve ölürüz. Fakat hayatta kalma içgüdümüz buna engel olacak ve o kıyafetleri bize gösterecektir.
8.5/10

Life of Pi (2012)

Filmin bana söylediği, daha doğrusu tüm hayatım boyunca bildiğim bir gerçeği tekrar hatırlatmasından başka bir şey değil.

Tüm insanlar. hepimiz aynı duygulara, aynı fiziki özelliklere ve duyulara (Kiminin eksik, kiminin fazla, daha farklı biçimlerde olsa da, özünde aynıdır. Kör birisi elleriyle görür. görme duyusu hala vardır yani) sahibiz.

Ama buna karşın hepimiz aynı insan değiliz. Yaşadığımız hikayeler bizi birbirimizden ayırıyor. Hikayeler farklı şeyler mi anlatıyor derseniz? Hayır. Aşık olmak, kalp kırıklıklarını yaşamak ve ölümle tanışmak hepimiz için aynı. Başlangıç gibi sonumuz da aynı. Gemi batar, ailemizi kaybederiz, yaşam mücadelesi verir ve kurtuluruz. Ya da doğar, yürümeyi, konuşmayı öğrenir, büyür, karnımızı doyurur, yaşlanır ve ölürüz.

Hikayeleri farklı yapan onlara bakışımızdır. Nasıl hissettiğimizdir. O tam olarak anlatabilmeyi asla beceremediğimiz duygularımızdır.

Hayal kurmadan mutlu olamazsınız. Gerçeğin acı haline, yalnızlığına tutunarak da yaşayamazsınız. İki öykü de tek başına sizi hayatta tutmayacaktır. Mutsuz bir gerçeklik, hayal dolu bir mutluluk.

Hayatı gri yaşamak gerek. Kral çıplak olsa bile. Filmin inançlarla ilgili ortaya koyduğu gerçek işte budur.

Kralın çıplak olduğunu bilir ama dile getirmekten kaçınırız. Kralın muhteşem kıyafetlerini gördüğümüze inanırız. Çünkü gerçeği dile getirirsek yaşaama amacımız tamamen ortadan kaybolmuş olur.

Ve ölürüz. Fakat hayatta kalma içgüdümüz buna engel olacak ve o kıyafetleri bize gösterecektir.

8.5/10

Before Midnight (2013)

Yola henüz çıkmış gibi hissediyor olsam da aslında çok uzun zaman oldu. Ama bu iyi bir şey. Değil mi? Öyle olmalı. Sonbahar gelmiş serin rüzgarını üzerimize savuruyor. Deniz suyu oldukça soğuk. Ama girilemeyecek kadar değil. Ege’nin tuzlu suyu gözlerimi yakıyor, dudaklarım acı bir şekilde büzüşüyor. Alt dudağımın üzerinde beyaz bir çizgi oluşmuş. Kavrulmuş gibi. Biraz pütürlü, biraz yumuşak. Suyun içinde gözlerimi açmamam gerektiğini biliyor olmama rağmen neden yaptım anlayamıyorum. Dünyayı öyle görmek istemezdim. Bulanık ve acı. Kendi pencereme dönmek en iyisi.

Kendimi kumların üzerine atıyorum. Islak yüzüme kumlar yapışıyor. Kaşlarım, kirpiklerim küçük kum tanecikleriyle doluyor. Esen serin rüzgar yaralı dudağımı tatlı tatlı sızlatıyor. Kana kana su içmek istiyorum. Fakat ortalık ıssız. Bedenimden aşağı doğru süzülen her su damlacığı soğuğun da etkisiyle beni ürpertiyor. Her titrediğimde yaşadığımı biraz daha hissediyorum. Bu günü benim gibi hatırlayan olmayacak. Kim nasıl olursa olsun benim penceremden dünyayı göremeyecek. Görseler ne güzel olurdu? Fonda çalan müziği hissetseler. Hala özel insanlar olabilir miydik? Herhalde olamazdık.

Müziğinizi hala duyuyor musunuz? Müziği size dinleten birisi var mı? Bir pencere komşusu. Farklı bir pencereden aynı dünyaya bakıyorsunuz. Duyduğunuz müzik bile farklı. Fakat hepsi tek bir kaynaktan geliyor. Kalbinizden. İnsanların senelerce birbirlerine katlanmalarının tek sebebi de bu bence.

Kuruyana kadar deniz kenarında oturmaya devam ediyorum. Batıyor, batıyor, batıyor ve gitti. Güneş tekrar dönmek üzere kayboldu. Ama güneş geceleri de bizi ısıtmaya devam etmeseydi yaşam mümkün olmazdı.

Üzerime tişörtümü geçirip yola koyuluyorum. Müziği hala duyuyorum.

Siz de duyuyorsanız ne mutlu.

8.5/10

Prisoners (2013)

Görüyorum ki çaresizliği hiç tatmamışsınız hayatınızda. Filmi izlerken aklıma gelen ilk bu cümle oldu. Siz duvarları dövmekten, hayaletlerle, gölgelerle savaşmaktan bitap düşmüşken, karşınızda ölenle ölünmez diyen bir doktor, elimizden bir şey gelmez diyen bir polis olabilir. Çaresizlik saplantıya, saplantı umutsuzluğa, umutsuzluk ise insanı pes etmeye götürebilir.

Mutlu iki ailenin kaçırılan çocuklarının bulunma öyküsü arka planında iki büyük çaresizliği sergiliyor. Bir tarafta olayın diğer kahramanları “inançlı ve iyi kalpli” birer insan olmanın sizi her zaman kazanan taraf yapmayacağını acı bir şekilde gösterirken, diğer tarafta ihtimaller ve acabalar içinde boğuluyorsunuz.

Gözünüzün önünde, biliyorsunuz, ama ispatlayamıyorsunuz. Anlatamıyorsunuz. Anlatsanız da dinleyen yok. İnanan yok. Vurup kırmanın, birilerini öldüresiye dövmenin faydası yok.

İlaç almanın, içki içmenin, beyni uyuşturmanın faydası yok. Alınamayan cevaplar her zaman kafanızı kurcalayacak, rüyalarınızda bile kendini cevaplandırmaya çalışacaktır.

Bilmiyorum. Hayır. Daha önce hiç görmedim.

Asla cevabı bulamayabilirsiniz. Ve cevapsız kalan sorular beyninizde bir ömür boyu tutsak kalabilir. Düdüğün sesini siz de duydunuz mu?

8.5/10

Captain Phillips (2013)

Everything’s gonna be alright. Tüketim toplumunun içini boşalttığı cümlelerden sadece birisi. Kelimelerin anlamlarının aksine kadar boş, ne kadar da umut kırıcı. Yüz kere üst üste söyle. Belki gerçekten olur.

Filmde düzenli olarak gözümüze sokulan bu cümle dünyaya sözümona getirilmesi arzulanan barış demokrasi ve kardeşlik kelimelerini hatırlatıyor. Büyük çetelerce yönetilen Somali korsanlarının öyküsü. Film Paul Greengrass’den beklenmeyecek düzeyde tek bir adamı bile arkasında bırakmayan kahraman Amerika teması içerse de ince bir çizgi bizi Muse ile Phillips arasındaki ilişkide tutuyor.

Büyük çeteler tarafından yönetilen ve muhtemelen denizcilik ve kaptanlık konusunda tecrübeli olan Muse’un yaptığı mecburi “iş”. El Kaide değiliz, sadece iş yapıyoruz. Paramızı alıp gideceğiz. Ve her şey yoluna girecek.

Film özetle gerilimi yüksek, heyecanlı, klostrofobik bir 2.yarı sunuyor. 5 adamın zar zor sığdığı bir kurtarma botunda geçen sahneler Tom Hanks’in zirve oyunculuğu ile başarıya ulaşmış. Şoka uğramış ve kanlar içinde kalmış halde Tom Hanks’in gerçekçiliğin ötesindeki oyunculuğu da izlemeye değerdi.

Bir de ben Jason Bourne’u özledim.

- There’s got to be something other than fishing and kidnapping people.
- Maybe in America, Irish, maybe in America.

8/10

More Information