cncn movies

movie journey about a real ghost

Projects  Contact  
Ask me anything

Winter’s Tale (2014)

Benimle dans eder misin? Viktorya dönemi ingilteresi’nde yaşıyor olsaydık şuan yazdıklarımın gökyüzüne uçup sana ulaşması yerine bir kağıda dökmüş olsaydım kendimi. Sen dar bir korsenin içinde nefessiz kalmış, görkemli bir tuvalet gimiş halde karşımda dursaydın. İlk ve son dansımızı yapsaydık beraber. ve ölüp gökyüzünde bir yıldız olsaydık. Sonsuza dek beraber, sonsuza dek parlayan.

Film gerçeküstü uyarlama öyküsünün altında ezilmiş, anlatmak istediğini anlatmayı becerememiş olsa da biraz ucundan bendeki közlenmiş ateşe bir kıvılcım eklemeyi başardı. Enteresan bir şekilde öğrenci filmleri gibi olmuş. Çok şey anlatmayı isteyen ama duyguyu vermede beceriksizce dokunuşlar yapan, sadece kendi izlediğinde anlayabildiğin mesajları olan.

İyi bir yönetmenden böyle amatör bir iş görmek ilginç oldu. kendi amatör dünyamı hatırlattığı için sevdim. Ama bir film olarak değerlendirmek zor. Karakterlerin birbirlerine aşklarına seyirciyi inandırmayı başaramamışlar. Eksik bir şeyler var. bu kadar gerçeküstü bir dünyayı görsele dökebilmek sanırım sadece Darren Aronofsky’nin yapabileceği bir şey.

7/10

Saving Private Ryan (1998)

Er Ryan’ı Kurtarmak 2. Dünya Savaşı’na tek taraflı bir açıdan bakıyor olsa da, yapılmış en gerçekçi savaş filmlerinden biri. Yorumlandığı üzere ucuz milliyetçilik sunduğu ve savaş karşıtlığından çok savaşın gerekliliğini vurguluyor oluşu mantıksız söylemler değil. Elbette bu biraz da bakış açınıza bağlı. 

Çocukluğumda Wolfenstein oynayarak geçen günlerimde yaşadığım(ız) savaş ve silah tutkusunu bir filme taçlandırmak istemiş ve ekran başına oturmuştum. Rüyamdan Normandia Çıkarması sahnelerinde uyanmıştım. Savaşın yapay olmayan şiddetine dayanamayıp filmi yarıda kapadım. 99-2000 senelerinde olmalı. Kahramanca çarpışan, vurulan ama yoluna devam eden askerler yoktu. Büyük bir korku vardı, kopan uzuvlar, atılan çığlıklar ve büyük bir kan denizi. Savaş hala çok mu anlamlıydı? O sahnelerden sonra asla.

Artık elbette şartlar daha değişik. Bugün saflıktan daha uzak bir genç yetişkin olarak sahneleri tahammülle izleyebildim. Ama tiksinme hissi hala geçerliydi.

Ne anlatılmak hedeflenmişse hedeflensin o sahneleri izleyip de savaşı yüceltebilen ve gerekli gören bir insan kimsenin gözünde insan olamaz. Savaş her ne koşulda olursa olsun, ne gerekçesi olursa olsun kötüdür ve bu dünyaya ait değildir.

9/10

Enemy (2013)

Modern hayata yani örümcek ağına düşmüş bir insanın kendine açtığı kaçış yolu. Film yoruma çok açık. Karışık kurguda anlatılmış ve o anki bakış açınıza göre bir mantığa oturtabiliyorsunuz.

 Spoiler

Tek gerçek kişi olduğunu varsayarsak ki en muhtemeli bu görünüyor, hangi karakter size daha sahici gelirse onun gerçek kişi olduğunu düşünüyorsunuz, ve diğer karakteri alter ego olarak kabul ediyorsunuz.

Bana göre Adam da Anthony de evli ve karıları hamile. yani hangi karakteri gerçek kişi kabul ederseniz edin o adam evli ve 6 aylık hamile bir karısı var. Ve bu hayattan hoşnut değil.

Üniversite hocası ve eve git gel dışında hayatı olmayan, film dahi izlemeyen Adam (Edım) üzerinden bakarsak; evliliği, baba olacak oluşundan ötürü kapana kısılmış hissediyor. Bu hissin kaynağı olan hamile karısı örümcekle, içine düştüğü rutin hayat ise örümcek ağlarıyla tasvir edilmiş. Ve bundan kurtulmak için kendisine Anthony karakterini yaratıyor.

Aktör, motor kullanan, ve yasak aşk yaşayan, değişik fantezileri tatmin eden seks gösterilerine giden (korku duyduğu hayatı temsil eden örümcek figürünü ezen çıplak kadınlar. ve yaşattığı yapay zafer hissi) daha özgür ve aykırı karakter. 3.sınıf aktörlüğü, evienmeden önce gençlik döneminde denediği ve kısa süren bir maceradan ibaret diye düşünüyorum. Hatta bu hayatı Helen’ın hamile kalması yüzünden bırakmak zorunda kaldığını da düşünebiliriz. Evlenmek zorunda kalıyor ve hoşlanmasa da düzenli maaş alacağı bir işe giriyor. Filmde Anthony’nin şirketine giden Adam’a güvenlik görevlisinin 6 aydır uğramıyorsun demesi ve Helen’ın da 6 aylık hamile olması böyle düşünmeme sebep oldu. 

O zamanki özgür günlerine özlem duyuyor ve Anthony’i yaratıyor. Mary’le ilişkiye başlıyor. Bir süre bu kaçak hayat onu mutlu ediyor olsa da zamanla evliliğinin yükü altında ezilir hale geliyor. Parmağında görünür olmaya başlayan yüzük izi Mary’nin bunu görüp kavga etmeleri ve ardından gelen kaza da bu yenilginin simgesi. Kaza sonrası arabanın camında görünen örümcek ağına benzer kırık izleri de örümceğin zaferini temsil ediyor.

Bu süreçten sonra Adam (Edım) yeniden evine dönüş sürecine giriyor. Karısıyla oluyor. Karısı helen da kocasının yaşadığı karakterlerin farkında olduğundan ona okulu soruyor ve bu halinin (Edım’ın) kalmasını istediğini söylüyor. 

Adam (Edım) eski korktuğu hayatı geri dönmüş ve bu hayatını kabullendiği anda karısını dev bir örümcek suretiyle görüyor. Gevrek gevrek gülüyor ve zarftan çıkan özel kulübün anahtarıyla yine o örümceği ezeceğinin muzipliğini yaşıyor.

Spoiler

Aynı hikayeyi benzer şekilde gerçek karakterin Anthony ve alter egonun Adam (Edım) olduğunu varsayarak da yazabiliriz. Bana göre filmin öyküsü de bu çift kişiliğin çatışmasının karışık bir sırada anlatılmasından ibaret.

Yer yer kafa karıştırıcı ve fazla yoruma açık olsa da üzerine düşünmeyi sevdiren filmlerden biriydi.

7.5/10

Divergent (2014)

Tüm diktatör rejimleri halkın sorgudan uzak, kabullenmiş bireyler olarak yaşamalarını arzular. Kanunların ve güvenlik güçlerinin desteğiyle bu yönde adımlar atarlar. Kendilerine uymayan her farklı sesi “kamu düzenini bozmak” gerekçesiyle cezalandırırlar. Yükselen tek bir ses kalmayıncaya dek. 

Günümüzde gerçekten özgür iradeyi yok edebilen bir formül olsaydı eminim ki bu satırları dahi yazabilmek mümkün olmazdı. Demokrasi anlayışları güçlüden yana olan başımızdakiler bunu çok severdi eminim. Gaz bombasına gerek yok, su sıkmaya gerek yok. Yediğimiz içtiğimiz her şeyin içine ileri demokrasi serumu koyarlar ve biz de ölü ruhlar olarak yaşamaya devam ederdik. Çok demokratik olurduk eminim. 

Divergent de diğer örnekleri gibi bir karanlık bir gelecek anlatıyor. Distopya, mıntıklara ayrılmış topluluk ve diktatöre karşı mücade. Bu öyküler son dönemde gençlik serilerinin popüler teması oldu. Film bu bağlamda seriye güzel bir başlangıç yapmış. 

Bize de gerçek hayatta da bize ilham veren bu mücadeleyi izlemek kalıyor. Toplumu belli kalıplar halinde sınıflandırmak -kontrol edilebilir- hale getirmek vs. Özgür İrade.

Söylenen şarkıyı duyuyor musun?

7.5/10

Inside Llewyn Davis (2013)

Yazı az miktarda spoiler içermektedir.

Filmin başında Llewyn Davis’i yakın zamanda keşfedilerek çaldığı batakhaneden kurtulacak, geleceğe umutla bakan yetenekli bir şarkıcı olarak görüyoruz. Evsiz ve parasız oluşuna, sefil hayatına aldırmıyoruz. yırtacak çünkü. inanıyoruz. Filmin sonunda başladığımız yere döndüğümüzde ise aynı batakhanede aynı Llewyn’i hiçbir işi rast gitmemiş, ne yapsa elinde kalmış ve sonunda kaybetmeyi kabullenmiş haliyle izliyoruz.

iki sahne de tamamen aynı. fakat o sonu bir yere varmayan yolculukla bizim bakış açımız da değişti. Bizim de umutlarımız Llewyn gibi elimizde kalıyor. Yırtsa ne güzel olurdu diye düşünüyoruz. ama yırtamıyor. Senin, benim, bizim gibi.

Bazen ne yaparsan yap olmuyor. Hayat seni pas geçiyor. Bir gün bakıyorsun seninle aynı boktan yerlerden çıkmış birisi büyüyüp dev oluyor. Sen ise mekanın arkasında dayak yiyen adam olarak kalıyorsun.

Bu dünyada yeni değilsin. Ama eskiyecek kadar kendini gösterebilmeyi başaramamışsın.

Ne yenisin ne de eski. Folk müzik gibi.

8/10

Her (2013)

Hayatımızda korkuya dair çok ince bir çizgi vardır. Ne olduğunu anlamadan, gece karanlıkta tuvalete gitmekten korkan çocuktan, yaşama dair korkuları olan bir yetişkine dönüşebiliyorsunuz. Parmak şıklatmak kadar hızlı. İşte gerçek korku tam da bu hızda gizli.

Film insanın zamanla doğaldan, özgür iradeden kaçmasını, sonrasında neler olacağını bilemediği ilişkilerden korkar hale gelmesini çok iyi anlatıyor. İnsan yara aldıkça yeni olandan çekinmeye başlar. Tahmin edilir hikayelerin peşinden koşar. Başı sonu belli olsun ister. Kalbi taşlaşır ve dünyadaki renkler solmaya başlar.

Theodore’un blind date’i sorar; “Sen de benimle yatıp bir daha aramayacak olanlardan mısın?” diye. Daha her şeyin başındayken bu cevabı almak ister. O güvenceye ihtiyaç duyar.

Cevap; bilmiyorum olur.

"Sanki hayatım boyunca hissedebileceğim her duyguyu yaşamışım gibi geliyor. Bundan sonra ancak o duyguların düşük versiyonları olacak gibi.” Madem zirveyi gördüm, artık aramaya ihtiyacım yok.

Modern hayat bizden bilmeme özgürlüğümüzü çaldı. Yürüdüğümüz yolda başımıza neler geleceğini, attığımız adımların bizi nerelere götüreceğini bilmeme özgürlüğümüz çalındı. Belki de biz kendimizden çaldık bunu. Bilmiyorum.

İşte bu yüzden çoğu kez kafamızın içindeki bir ses, yazdığımız yazılar, sosyal medya aracılığıyla yazıştığımız insanlar ve hatta teknolojik aletlerimiz zamanla bize daha yakın gelmeye başlar. Sık sık hiç görmediğimiz, tanımadığımız insanlara her şeyimizi anlatacak konuma geliriz. Ya kötü biterse korkusundan uzak, tüm kontrolün bizde olduğu sanal bir hayat sürmeyi seçeriz. Burada karşı tarafın kim ya da ne olduğu pek de önemli değildir.

Bu filmin gerçekliği beni çok korkuttu. Çünkü bugüne kadar lzlediğimiz en gerçekçi halimiz vardı perdede. O film araya girse de telefonuma baksam, mesajlarımı yanıtlasam, Twitter’a baksam diye deliren sen vardın. Gerçek dünyayı ekranlardan izlemeyi tercih eden. Filmlerdeki büyük hikayelerden etkilenen, duygulanan, sonrasında ise kendi sıradan hayatlarımıza dönmeyi seçen biz vardık.

Sevinçlerini, korkularını paylaşmaktan sakınan, onun yerine paylaştığımız her fotoğrafta, her iletide sahte mutlulukları sunmayı seçen bizlere çok şey anlatıyordu film.

Peki ne yapacağız? Tamamen yok olmadan gerçek duygularımıza sahip mi çıkacağız? Yoksa kaçmaya devam mı edeceğiz?

Bu şekilde sanal dünyayı bile elimizde tutmamız çok zor.

10/10

The Lego Movie (2014)

Film tek kelimeyle müthiş olmuş. Filme girmeden önce açıkası çok basit ve çocuksu kalan bir senaryosu olmasından korkmuştum. Ama o efsane animasyonlardan alışık olduğumuz göndermeler ve müthiş espriler vardı filmde.

Eminim ki ben küçükken Toy Story’i sinemada izleyip nasıl etkilendiysem bugünkü nesil de bu filmle aynı şekilde bağ kuracaktır.

Warner Bros’un gücüyle en popüler DC karakterlerini filme koymuşlar. Batman’in tavırları, karakter klişeleriyle dalga geçilmesi müthişti. Gandalf’tan Profesör Dumbledore’a kadar çok geniş bir karakter listesi yapmışlar. Işığı gören gelmiş.

Hele hele Green Lantern’e çok güldüm. Bana göre DC’nin en kötü süper kahramanlarından birisidir. Benim gibi düşünen az değil ki filmde de buna göndermeyi çakmışlar. Superman’in yancılığı peşinde olmasına kahkaha attım.

Ayrıca klişe metropol hayatına giydirilmesi de hoşuma gitti. Vasat bir işte deli gibi çalış, popüler rezil tv dizilerini izle, popüler rezil şarkılarla coş, işe giderken kendine pahalı bir kahve al, iş çıkışı eğlence mekanlarına git. Ve her gün aynı rutinle dünyanın en mutlu insanı sen ol.

Her tarafı kameralarla çevrilmiş, tüm yaşam talimatlarla kurallara bağlanmış, dışına asla çıkamadığınız bir dünya düzeni. Bu düzen bir çocuğun renkli hayal gücüyle al aşağı oluyor.
Cevabı filmde.

Ayrıca legolarla oynarken broşürlerdeki modelleri yapmaktan ben de hiç hoşlanmazdım. Kendi kafamdan abuk sabuk şeyler inşa eder ve çeşitli isimler verirdim. Hayal gücünün önemine yapılan çok güzel bir vurgu var filmde. Bunu da görmek hoşuma gitti. Süresi keşke biraz daha uzun olsaymış.

9/10

Little Miss Sunshine (2006)

Mutlu olmayı, kurallarını toplumun dayattığı oyunda arayan ve haliyle asla bulamayanlara gereken cevabı veriyor film. Aman elalem ne der kaygısıyla yaşamayı pek seven toplumumuza da güzel bir ders niteliğindedir. Çünkü mutluluk tam da o elalemin kınayacağı olgularda olabilir. Neden olmasın ki?

Kabul etmek lazım biz dahil -en azından büyük şehirlerde- bütün batı toplumlarının insanları tüm ömürlerini çocukluktan yetişkinliğe Amerikan Rüyası denilen olguya ulaşmaya çalışarak geçiriyorlar. 

Okulda yüksek notlar, dereceler getirilmeli. Checked
İyi bir üniversite kazanılmalı. Checked
Mühendis, doktor, avukat olunmalı. Checked
Bol para kazanılan bir işte, sürekli terfi etme amaçlı çalışılmalı. Checked
Güzel bir eş / yakışıklı bir koca ve 2 çocuk -tek başına şımarıyor malum-. Checked
Nezih bir muhitte en az 3+1 bir ev. Checked
Şık ve geniş bir aile arabası. Checked
Aileyle her yaz çıkılan tatil yolları. Checked
Üzerine de leblebi.

Şimdi gelin itiraf edelim, bu maddeleri mutlu bir hayatın tanımı olarak görüyorsanız bugüne dek kendiniz olmayı, olabilmeyi asla denenemişsiniz demektir. Kendi hayatınızı yaşamadığınıza emin olun. 5 yaşında dünyayı renkli hayalleriyle süsleyen o velet ölmüş gitmiş çoktan. Büyüyünce dansöz olacağım diyen kız çocuğu yok, astronot olacağım diyen erkek çocuğu yok. 

Dünyada milyarlarca insan yaşıyor ve büyük bir çoğunluğu bu hayatın peşinde koşuyor.  Çünkü güzel olan o, senden beklenilen o. Ama hayat sonsuza dek mutlu bir Hollywood filmi değil, çok çalışıp sebat edersen mutlaka kazanamazsın. Bazen işler ters gider. Bazen farklı bir yola girersin.

Ayrıca tüm bunları başarsan dahi mutlu olamazsın. Öyle bir garanti yok. O hissettiğin şey mutluluk değil. Tüm dünyanın üzerine yüklediği sorumlulukları tamamlayabilmiş bir bireyin yaşadığı rahatlama sadece. Oh okul bitti rahatım. Oh üniversite bitti rahatım. Oh işe girdim daha da sırtım yere gelmez. Evlendim oh, çocukları okuttuk oh, iş güç sahibi yaptık oh. Şimdi rahatlıkla ölüp gidebilirim.

American Beauty filmini hatırlayalım. Ya da Revolutionary Road. O yukarıdaki tüm maddeleri gerçekleştirmiş, dışarıdan mutluluk komasında görünen ailelerin içine girdiğimizde işlerin ne kadar boktan olduğunu hatırlayın.

Az kullanılmış yolu en azından bir kere olsun seçmeden ölmeyin efendim. Bozuk sarı minibüse atlayın, ite kaka ilerleyin, sonra kaybedin geri dönün. Herkes sizi kınasın. Göz devirsin.

Ömür boyu anlatacağınız sizi diğerlerinden farklı yapan bir anınız olsun.

Çükünüz mü düşer?

8/10

12 Years a Slave (2013)

Irkçılık ve kölelik insanlığın en büyük ayıplarından biri. Üstelik sözüm ona modern günümüzde hala örneklerini görmek mümkün. Günümüzde asgari ücretin sunduğu yaşam kalitesi satın alabildiğiniz çay ve simitle ölçülürken kendinizi köle olarak görmüyorsanız, büyük bir yanılgı içindesiniz. İnsanları doğulu, batılı, zengin, fakir, dindar, dinsiz, sağcı, solcu diye ayırıp hor görüyor ve buna rağmen kendinize ırkçı sıfatını yakıştırmıyorsanız, yine büyük bir yanılgı içindesiniz. Zenginin hürriyetiyle fakirin hürriyeti hiç bir olur mu?

İnsanlığın en büyük zaafı güç ve güce sahip olma arzusu günümüzde de farklı değil. Güçlü olan kendini üstün görür, gücü eline alan er ya da geç güçsüzlere eziyet etmeye başlar.  Mağdur ve aciz olduğu günleri çabuk unutur. Mağrurlaşmaya başlar.

Bu yüzden bu hikayeleri kendi dünyanızla özdeşleştirerek izleyin. Senaryoda kopukluklar olsa da Haneke ile özdeşleşen şiddetli gerçeklik ile yüzümüze çarpılan sahneler son derece başarılıydı. İnsanı eğlendiren yapay şiddete alışık bünyelerde soğuk duş etkisi yaratabilir. O kırbaçlar size vuruluyor gibi hissedebilirsiniz.

Oscar’da oldukça iddiali olan film en iyi film dahil birçok adaylığından ödülle dönecek gibi. 

9/10

Life of Pi (2012)
Filmin bana söylediği, daha doğrusu tüm hayatım boyunca bildiğim bir gerçeği tekrar hatırlatmasından başka bir şey değil.
Tüm insanlar. hepimiz aynı duygulara, aynı fiziki özelliklere ve duyulara (Kiminin eksik, kiminin fazla, daha farklı biçimlerde olsa da, özünde aynıdır. Kör birisi elleriyle görür. görme duyusu hala vardır yani) sahibiz.
Ama buna karşın hepimiz aynı insan değiliz. Yaşadığımız hikayeler bizi birbirimizden ayırıyor. Hikayeler farklı şeyler mi anlatıyor derseniz? Hayır. Aşık olmak, kalp kırıklıklarını yaşamak ve ölümle tanışmak hepimiz için aynı. Başlangıç gibi sonumuz da aynı. Gemi batar, ailemizi kaybederiz, yaşam mücadelesi verir ve kurtuluruz. Ya da doğar, yürümeyi, konuşmayı öğrenir, büyür, karnımızı doyurur, yaşlanır ve ölürüz.
Hikayeleri farklı yapan onlara bakışımızdır. Nasıl hissettiğimizdir. O tam olarak anlatabilmeyi asla beceremediğimiz duygularımızdır.
Hayal kurmadan mutlu olamazsınız. Gerçeğin acı haline, yalnızlığına tutunarak da yaşayamazsınız. İki öykü de tek başına sizi hayatta tutmayacaktır. Mutsuz bir gerçeklik, hayal dolu bir mutluluk.
Hayatı gri yaşamak gerek. Kral çıplak olsa bile. Filmin inançlarla ilgili ortaya koyduğu gerçek işte budur.
Kralın çıplak olduğunu bilir ama dile getirmekten kaçınırız. Kralın muhteşem kıyafetlerini gördüğümüze inanırız. Çünkü gerçeği dile getirirsek yaşaama amacımız tamamen ortadan kaybolmuş olur.
Ve ölürüz. Fakat hayatta kalma içgüdümüz buna engel olacak ve o kıyafetleri bize gösterecektir.
8.5/10

Life of Pi (2012)

Filmin bana söylediği, daha doğrusu tüm hayatım boyunca bildiğim bir gerçeği tekrar hatırlatmasından başka bir şey değil.

Tüm insanlar. hepimiz aynı duygulara, aynı fiziki özelliklere ve duyulara (Kiminin eksik, kiminin fazla, daha farklı biçimlerde olsa da, özünde aynıdır. Kör birisi elleriyle görür. görme duyusu hala vardır yani) sahibiz.

Ama buna karşın hepimiz aynı insan değiliz. Yaşadığımız hikayeler bizi birbirimizden ayırıyor. Hikayeler farklı şeyler mi anlatıyor derseniz? Hayır. Aşık olmak, kalp kırıklıklarını yaşamak ve ölümle tanışmak hepimiz için aynı. Başlangıç gibi sonumuz da aynı. Gemi batar, ailemizi kaybederiz, yaşam mücadelesi verir ve kurtuluruz. Ya da doğar, yürümeyi, konuşmayı öğrenir, büyür, karnımızı doyurur, yaşlanır ve ölürüz.

Hikayeleri farklı yapan onlara bakışımızdır. Nasıl hissettiğimizdir. O tam olarak anlatabilmeyi asla beceremediğimiz duygularımızdır.

Hayal kurmadan mutlu olamazsınız. Gerçeğin acı haline, yalnızlığına tutunarak da yaşayamazsınız. İki öykü de tek başına sizi hayatta tutmayacaktır. Mutsuz bir gerçeklik, hayal dolu bir mutluluk.

Hayatı gri yaşamak gerek. Kral çıplak olsa bile. Filmin inançlarla ilgili ortaya koyduğu gerçek işte budur.

Kralın çıplak olduğunu bilir ama dile getirmekten kaçınırız. Kralın muhteşem kıyafetlerini gördüğümüze inanırız. Çünkü gerçeği dile getirirsek yaşaama amacımız tamamen ortadan kaybolmuş olur.

Ve ölürüz. Fakat hayatta kalma içgüdümüz buna engel olacak ve o kıyafetleri bize gösterecektir.

8.5/10

More Information